Kendi düğününde başından vurulmasının üzerinden dört yıl geçtikten sonra komadan uyanan Gelin, amansız bir intikam hırsıyla hesap sorma zamanının geldiğine karar verir. Eski patronu Bill ve onun uluslararası suikastçılardan oluşan ölümcül ekibi tarafından vurulmuş olan Gelin için bu; kendisinin başlatmadığı, fakat bitirmeye son derece kararlı olduğu, ya öldür ya öl türünden amansız bir mücadeledir.
Quentin Tarantino'nun sinema tarihine yazdığı en tutkulu aşk mektuplarından biri olan Kill Bill: Vol. 1, intikam temasını sıradan bir aksiyon kalıbından çıkarıp katıksız bir görsel şölene dönüştürüyor. 1970'lerin dövüş sanatları filmlerine, samuray disiplinine ve Spaghetti Western tarzına saygı duruşunda bulunan yapım, Uma Thurman'ın canlandırdığı "Gelin" karakterinin ihanete karşı başlattığı kanlı yürüyüşü merkezine alıyor. Tarantino, doğrusal olmayan hikâye anlatımıyla seyirciyi zaman çizgisinde serbestçe dolaştırırken, her sahnede estetik ile şiddeti kusursuz bir dengede buluşturmayı başarıyor.
Filmin teknik ve sanatsal işçiliği, aksiyon sinemasında nadir görülen bir seviyede. O-Ren Ishii'nin geçmişini anlatan anime bölümünden "House of Blue Leaves" mekânındaki efsanevi kılıç dövüşüne kadar her sekans, kendine has bir ritme ve renk paletine sahip. Müzik seçimleri ise filmin adeta ikinci bir anlatıcısı konumunda; Nancy Sinatra'dan Tomoyasu Hotei'ye uzanan geniş yelpaze, sahnelerin duygusal ve ritmik yükünü başarıyla sırtlıyor. Uma Thurman'ın hem fiziksel hem de duygusal olarak devleştiği performansı, filmi sürükleyen ana motor görevi görüyor.
Sonuç olarak Kill Bill: Vol. 1, sadece şiddeti fetişleştiren bir yapım değil, sinematik referanslarla dolu, temposu bir an olsun düşmeyen zamansız bir başyapıt.